Salı, Mayıs 18, 2010

İMAJ PEŞİNDE

Evvela, bu yazı uzunca bir süredir devam eden bir huzursuzluğun, manevi bir sıkıntının tezahürüdür.Dolayısıyla ziyadesiyle şahsi ve içten; bir o kadar da eleştirel ve inciticidir.

Her şeyin hem haddinden fazla
göz önünde ve erişilir olduğu,
hem de her şeyin yakından bakıldığında
sadece içi boş bir imajdan ibaret olduğu
bir zamanda yaşıyoruz.Her gün her an hepimiz
bir şeylere ihanet ediyoruz.
Kendimize çevremize yalan söylüyoruz.
Yalandanseviyor, yalandan savunuyor
ve yalandan yaşıyoruz.
Hakikati katlediyoruz; seve seve bile isteye.

Merak ediyorum acaba kaçımız gerçekten
ne istediğimizi bilerek yaşıyoruz.
Kaçımız istemek fiilinin
ancak niyet ve aksiyon bir paydada buluştuğunda
bir anlam ifade edebileceğinin bilincindeyiz.
Kocasının kendisini aldatmasından
şikayetçi olan bir anne
sırf başından savmak için
çocuğunu nasıl kandırabiliyor.
Dindarım diyen ve beş vakit alnını secdeye
koyan bir patron nasıl olup da
"işçinin hakkını alın teri kurumadan veriniz"
şiarını göz ardı edebiliyor..
Herkes toplumun tepesindekileri
birçok şey için suçluyor.
Hırsız diyor, yalancı diyor, sahtekar diyor vs...
Peki ya toplum? Moral çelişkiler daha
ailede başlamıyor mu?
Bir baba, oğlu bir başka babanın kızıyla
hovardalık ederken,
"erkektir yapar" diyip de; başka bir babanın oğlu,
kendi kızıyla hovardalık yaptığında
bunu sorun haline getiriyorsa,
bu çok yaman bir çelişki değil de nedir?
Kimin kimle ne yaptığı aslında beni
çok da ilgilendirmiyor!
Önemli olan tutarlılık.
Bir toplumun nüvesi aile;
ailenin en temel yapı taşı da anneyken,
nasıl oluyor da kızlarımızı doğdukları andan itibaren
adeta üstü kapalı bir kabul
edişle sahtekarlığa mecbur kılıyoruz.

Fertler dürüst değil ki,toplum tutarlı
değer yargılarına sahip olsun!
Yaşadığımız üzre idare olunuyoruz.
Öyleyse tepedekilere sövgüler yağdırmak anlamsız.
İstatistiklere bakarsanız yüzde bilmem kaçı
müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz.
Dönüp aynaya bir kere samimice bakın ne görüyorsunuz?
Ben sadece ve sadece kendisini kurtarma telaşında olan
acınacak bir suret görüyorum.
Yaradılışın ruhuna ihanet etmiş
ve bu ihanete her gün yeni bahaneler bulma,
yeni kılıflar uydurma telaşı içinde
dört bir yana koşturan bir zavallı...
Binlerce imajın kölesi olmuş,
statülerini yitirmemek için
değersizleşmeyi kabullenmiş zavallılarız.

Hepimiz ama az ama çok, birilerine yalan söylerken
bir takım değerlere ihanet ederken veya
çıkar sağlamak uğruna
birilerinin hakkını gasp ederken
aslında hakikati talan etmiyor muyuz?
Çok basit ama bir o kadar da can alıcı
bir örnektir bence; okul-ebeveyn-öğrenci
ilişkilerimiz.

Bir topluma yeni fertler yetiştirmekle
mükellef bir okul idaresi,
özel ders vermeyi adeta bir şantaj
unsuru olarak kullanıyor
ve basitmiş gibi göründüğü halde
aslında hiç de öyle olmayan bu duruma karşı
tepeden tırnağa tüm toplum üç maymunu oynuyorsa;
kalkıp bir şeylere sitem etmenin,
ahlaktan bahsetmenin ne anlamı var?
Ebeveyn sınıfta kalması muhtemel çocuğu için
illegal yollardan bin takla atıyor;
öğretmen bu çabayı istemem yan cebime koy
edalarında karşılıyorsa,
bu sürecin bilincinde olan
çocuktan sağlıklı bir toplumun
sağlıklı bir ferdi olmasını
beklemek ne denli gerçekçidir?
Yoksa herkes dostlar alışverişte
görsün diye rol mü kesiyor?
Bu da mı bir imaj çalışmasından ibaret?

Eskiden annelerimiz köylerde öğretmenlere
çocukları sınıfı geçsin diye
yumurta, süt, yoğurt vs. götürürlermiş,
şimdi öğretmenler gününde sınıfça toplanıp
öğretmenin öncesinde bir şekilde sınıf annesine
duyurduğu hediyeler alınır olmuş. Değişen ne?
Herhalde biraz daha naif ve
modern usuller icat edilebilmiş, hepsi bu!
Ne de olsa 80 yıl öncesine nazaran
bilmem ne verilerine göre bilmem ne oranlarında
inanılmaz mesafeler katetmişiz.
Daha modern daha eğitimli ve dünyayı
daha iyi okuyabilen çağdaş nesiller yetiştirmişiz!
Pehh! Eğitimli cahiller, kalifiye sahtekarlar sürüsü!
Haklarını yememek lazım daha nitelikli hırsızlar,
daha pervasız ve gözü doymaz,
daha eğitimli dolandırıcılar kazandırmışız topluma!
Dalkavuklarımız daha dilbaz, aşüftelerimiz
iki dil bilir hale gelmiş.
Pezevenklerimiz küresel ekonomiye
entegre olmak için Avrupa'ya açılmışlar bile!
Buna da şükür!

Haksız kazanç elde eden de, rüşvet alan da veren de,
çeşitli bahanelerin arkasına sığınarak vergi kaçıran da,
faiz yiyen de bizleriz. Ama kimliklerinde
müslüman yazanlar da bizleriz.
Acaba Müslümanlığımız da bir imajdan mı ibaret ?

Habis bir urun fert fert hepimizi teslim alışını
tarifi imkansız bir sükunetle izlemekteyiz.
Üstelik hem bu süreci hem de neticelerini bilerek.
Bilmek amel etmektir!
Öyleyse biz nasıl bir bilinç halindeyiz?
Acaba bilmek de istemek gibi bizim için
hiçbir eylem yükümlülüğü taşımayan bir imajdan mı ibaret?

Öylesine çelişik ve çapraşık bir haldeki bilinçlerimiz,
bu durumu belki tek başına yeterli olmasa da
önemli bir parametre olan ata sözleri ve deyimlerimizden
yola çıkarak anlatmak isterim.
Nihayetinde bu sözler içinde bulunduğumuz toplumun
moral genetiğinin adeta ifşası niteliğindedir.

TDK'nın Ata sözleri ve Deyimler Sözlüğü'nde
"doğru" kelimesinin geçtiği maddeleri karıştırdım
ve karşıma toplum havsalasındaki,
bahsetmeye çalıştığım o derin,
travmatik anlam bulanıklığını
ispat eden şöyle bir tablo çıktı:

Şimdi bu sözleri, karamsar bir hava taşıyanlardaki
çoğunluğun manidarlığını dikkate alarak değerlendirmeniz
temennisiyle sıralıyorum:

baca eğri de olsa dumanı doğru çıkar
doğru bildiği yoldan ayrılmamak (şaşmamak)
*doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar
*doğru söyleyenin bir ayağı üzengide gerek
*doğru söyleyenin tepesi delik olur
*doğru söz acıdır
*doğruluk minarede kalmış onun da içi eğri
*doğrunun yardımcısı Allahtır
*dumanı doğru çıksın
eğri oturup doğru konuşalım
eğriye eğri doğruya doğru
eline eteğine doğru
*minare de doğru, ama içi eğri
*tutulmayan uğru, beyden doğru
*her doğru her yerde söylenmez.

Nelere ödül nelere ceza vereceğimizin
ayırdına varmakla mükellefiz.
İslam'ın temel düsturlarından biridir
"emr-i bi'l ma'ruf nehy-i anil münker".
Yani "iyiliği emredip, kötülükten men etmek",
bugün bize önemsizmiş gibi gelse de
aslında her müslümanın vazifesidir.
Kanaatim odur ki bizi kurtaracak reçete,
bu düsturu sahiplenip hayatımızın merkezine
yerleştirmemizle yakından ilişkilidir.
Tabii bu reçeteyi evvela kendi
üzerimizde uygulamak kayd-ı şartıyla!

Eğer bir umut varsa bu ancak iyiye
doğruya ve güzele meylederek,
onu yücelterek mümkündür, hakikati yağmalayarak değil!
Allah şahittir ki eğri otursam da doğru konuşmaya
gayret ettim umarım yeni bir köy aramak zorunda kalmam...

Eyüpsultan
18 Mayıs 2010

Cuma, Haziran 19, 2009

Babil'in Asma Bahçeleri'nde Bir İlkyaz Akşamı...



-İzzet ve hiddet adem olana mahsustur
Modern zamanlarda vicdan suspustur-

İsyan etmelisin artık yersizcesine
Tuleytula’dan ta Çin Seddi’ne
Öfkelenmelisin olur olmaza
Birileri değil, ey ahmak şair!
Evvela sen, kahrolmanın tırmalayıcı feryadını
Bir kenara fırlatıp, dikilmelisin
Son asrın bu en büyük
Talanının karşısına.

Zira artık barutla düşmemeli toprağa
Sevda yeli değmemiş yürekler.
Başka iklimlere gebe kalmamalı
Tevekkülle güne bakan serabi çiçekler.

Fatimanın sığırlarını
Güderken Teksaslı bir çoban
Geceyi bir ‘ya leyl’le savuşturmayı
Maharet sayanlara inat
Umarsızcasına tüketilmiş ve
İğfal edilmiş bu sessizliği
Tek bir çığlıkla katletmelisin
Birileri bahsederken itidalden
Peşkeş çekerken akl-ı selimi
Pişkincesine, sen en azından
Bu toprakların doğmamış çocukları
Ve onların tüyü bitmemiş
Acıları hatrına, set çekmelisin
Bu kanıksanmış çaresizliğe

Oysa savaşa hayır demek
Yozlaşmışlıktır,
Ölüm yakınına düşmedikçe
Suya yazmaktır,
Zira korkak adamın işidir
Hiç patlamayacak bir silahın
Kapalı emniyeti ardından
Tehdit savurmak.

Gelmese de izzet sahibine
Pek de sempatik,
Şimdilerde, müstemleke ruhların
sakin limanıdır reel-politik

-ki lügat ayna gibidir her bakan için
Muradın ne ise onu görürsün
bu yüzden naifleşir anlamı kelam-ı piçin-

Kurgulanmış kitlelerin yeni tabusu,
Küresel siyasetin zafer borusu
Can çekişirken gözü önünde
Beşerin beşiği, ortanın doğusu
Serseri dudaklarında kalakalır
Medeni alemin insaniyet namına
havaya savurduğu bir küfrün
kendine hayırsız fotojenik ağusu

Yaşam bu coğrafyada
Hep bir şer ekseninin terkisinde akmıştır
Ve kısa boylu uzun gölgeli adamlar
Haremlerinin ırzına geçilmesini
Kardeşlerininkine yeğlemişlerdir
Ehven-i şerdir bu zırvanın
Fahişe ağızlardaki adı
Ölümün onursuzluğunu seçmektir
Ve de kekremsidir tadı

Gezinse de Atlantik aşırı kokular
Hoyratça Babilin asma bahçelerinde
“işlerin hayırlı olanı orta olanıdır”
Bu devirde orta olansa, kimilerince
Şirin canı tende, avare başı ise
İki omzun hemen üstünde tutmaktır

-Bu diyarda artık ne izzet kalmıştır ne de iffet
İyisi mi şair sen, avazın çıktığı kadar küfret-

18 haziran 2009
Eyüpsultan

Cumartesi, Temmuz 19, 2008

ölüm...


ölüm ki aklımı kemiren bir kurt
döner ha döner beynimin içinde...
çırpınmak nafile, yok onsuz bir yurt
hep o var, her filmin son sahnesinde...

15 temmuz 2008
islambey

küçük kıyamet...

ölünce dinermiş
ruhumdaki fırtına
med-cezirler bitermiş...
herşey aslına dönüp,
mecraını bulunca
sürgündeki kargaşa
nihayete erermiş...

bilemeden kıymeti
ziynet niyetine eğer
taşıdıysan nimeti
ansızın gelirmiş
sükûnet saati
ve koparmış kişinin
küçük kıyameti...

15 temmuz 2008
islambey

içimdeki hara...



bir yıldız gibi usulca
gökten kaybolmak
yahut kaçmak her şeyden
biteviye ve mahzun
ansızın bir yalan gibi
semaya savrulmak
meleklerle omuz omuza
yağmur olup yağmak…

kapılarını açtım
içimdeki haranın
atlarım özgür şimdi
başıboş koşturmakta
maviye hasret kalmış
deli taylar gibi,
katıp önüne rüzgarı
ufka doğru kaçmakta…

her nal yüreğimde
bir yaraya basmakta
bastıkça her anıdan
etrafa umutsuzca
bir ahh savrulmakta…
çaresiz eyvahlarım
keşkeler dudağımda
itidal çekip gitmiş
akl-ı selim firarda…

kulağında çınlayan
bu naçar kalmış ahlar
sayısız günahımın
fidyesi olsa keşke
giriftlerim gibi
ahlarım da gün gelip
bir atın terkisinde
o köprüden geçerken
“işte emanetin” der gibi
önüme düşmese keşke…

bedeli var elbette
yaptığım her hatanın
yargısız infaz etme
zira hikayesi var
açtığım her yaranın…
bilirsin hiç bitmediğini
bendeki bu saranın
dur hemen yüz çevirme
isteğim az da olsa
silinmesi alnımdaki karanın
yetmese de aklanmama
istifra edilmesi
bu asırlık safranın
bir nebze olsun
bırak da
mutmain olayım…

sakın sanmayasın ki
unutturmak her şeyi
ve affettirmek amacım
bil ki hiç yaşamadım
neresinden dönersen
kardır diye zararın
ki zaten farkındayım
hangi köşeyi dönsem
karşımda alaca bir at
ve ben zarardayım…

sen de sıyrıl gel artık
güneşten, aş geceyi,
gir düşüme, arındır
bir ışık gibi
boğmadan bu keşkeler
beni…
ve yakmadan
hükümsüzce tüm
iyi niyetlerimi…

20 temmuz 2008
islambey

Pazar, Temmuz 13, 2008

siyah gözlerinden elmas yapmışlar...



ateş yutar çocuklar,
kan ve barut…
ölüm “ölü”mü kovalar…

işinin ehli marangoz,
“abi birinci kalite bu tabut”

yahut;

koca koca adamlar,
allı pullu kadınlar,
zümrüt ve yakut…

samimiyetini yitirmiş,
safiyeti asimile etmekte
mahir bir tezgahtar,
“abla som altından
işlemeli bu anahtar”

hanım abla mağrur
“inşallah cennetin
kapısını da açar…”

umut, umut, umut…

bizim ruhumuz köleleşmiş
zeytin gözlü çocuk…
senin bedenin…

bırak, siyah gözlerinden
elmas yapsınlar…
baklava çaldın diye
darağacına assınlar…
üç gün üç gece,
ardından bakıp,
fırsat buldukça magazinden
kaşlarını çatsınlar…

dedim ya çocuk,
bırak oturdukları yerden
yaftalasınlar…
sadaka niyetine yardım yapsınlar
eş dost sohbetinde
caka satsınlar…

sakın bel bağlama,
markadan gayrısını
başına bağlamayan
o modern ablalara
ve onların
cüzdan niyetine
yanında taşıdıkları
“pirezantabıl”
adamlara…

inan, yakardım
bu şehri çocuk…
hiç yüksünmeden,
hem de hiç gocunmadan…
olmasaydı o siyahtan da
siyah gözlerin…
zalimleri kudurtan o
engin merhametin…

her şeye rağmen,
“güzel günler göreceğiz”
dedin ya…
helal olsun sana,
helal olsun imanına
be çocuk…

adın teröriste çıkmadan
çekip gitmelisin…
ve bilmelisin ki…
kazanan sensin aslında
kaybeden biz…
rab katına çıkınca
taşımak için senden bir iz
kalbindeki imandan
bana da verirsen,
kanım helaldir sana,
canım feda, ey! Aziz!

umut, umut, umut…

hal böyle çocuk,
sen yine de
umudunu sıkı tut!
Unut bizi çocuk
Unut!
Rabbim bizi uyutmadan,
Sen bizi unut!

14 temmuz 2008
islambey

Sayın Bayım!

Sayın bayım,
Hayır! Siz daha iyi bilemezsiniz!
Reel-politik uğruna, adi bir denklemin,
Kıytırık bir bilinmeyeni,
Olmayacağız biz…

Bizler gıyabi cenaze namazı
Kılmaya devam edeceğiz
En azından…

Ehven-i şer sanmayın, sayın bayım!
Bizimkisi saf tutma telaşı sadece…
Her el, sıktığı eli bildirir elbet bir gün!
Varın, gerisini siz düşünün!

Bu arada kusura bakmayın,
Kıyafetim “pirezantabıl” olmayabilir!
Kravatımı unutmadım! Hayır!
Ben sadece sizin kabileden değilim,
Hepsi o kadar!

25 mayıs 2008
islambey

Cumartesi, Temmuz 12, 2008

umut...

umut fakirin ekmeği
demiş gureba...
biz şimdi ne zenginiz
ne de fukara...

21 eylül 2005
ankara

sürgün...

cennetten sürülmüş
cehennemi bir narsın
artar eksilmez kederin
yaşadıkça yanarsın
ne başkasına yarsın
ne kendine yarsın
her tükenişinde
bir kez daha anlarsın
bu fani konuklukta
anlaşıldığın kadarsın

25 ekim 2005
Eyüpsultan

kar...

İstanbul'a kar yağıyor, sen yoksun
ne yapsın bu yoksul senden yoksun…

14 şubat 2005
Eyüpsultan

çoğul monolog...

Bari sen anla
Niçin kaçtığımı…
Anlamasan da
Hoş gör yalnızlığımı…

-böyle yaşanır mı (?) da ne demek…
peki söylesene,
sence yaşam ne demek…

-hiç sormadın demek kendine…
rüzgara mağlup yapraklardan
düşünmedin farkın ne…

öyleyse nedir derdin benimle
kurtarmaya geldin belki de…

boş ver beni
boş ver dediklerimi…
sen devam et
kaldığın yerden
sahte yaşamlarla
sahte yaşam mücadelesine…

21 aralık 2005
Ankara

farkında mısın...


giderek vazgeçilmezim
oluyosun
farkında mısın...
hergün biraz daha
bağlanıyorum...
oysa sen bu sevdada
taraf bile değilsin
terazinin her yanında
ben varım...
yıkıkken yokluğunda
hep bir yanım
denk gelmez bir yarıma
diğer yarım...

süregelen bir hazandır
yaşadığım
biteviye bir
yaprak dökümü...
asi rüzgarlara teslim
bir sevda...
sürüklendiğim
hep sensin
farkında mısın...

8 aralık 2005
eyüpsultan

a'raf...

bir yıldız daha kaydı semadan
bizim gibi hiç umursanmadan

bir bulut içini döktü arza
hüznümüzle titrerken arş-ı ala

uzaklarda bir çocuk hıçkırdı
hıçkırığına boğuldu dünya

oturup hayatın kıyısına
çektik vicdanımızı sorguya

derken kapıldık biz de hazana
öylece kalakaldık a'raf'ta

5 mayıs 2005
Ankara

bozkır ıslığı...

Benimki okyanusa kayıkla çıkmak gibi,
Hayat hep çelişki getirmekte beraberinde.
Ne çok şeyi değiştirecekken belki de,
Şimdi yaşamın kıyısındayım sükut içinde.
Kimseye değmesin hüznüm diye,
Gülümsüyorum acizce herkese...

Hatırlanmak istiyorum, unutarak
Hatırlanmanın önce unutulmak olduğunu...
Derken, bir bozkır ıslığı fısıldıyor,
-Beceremiyorsan çek git diye
Ve unutma diyor
Sen isteyerek geldin bu hale!

7 aralık 2004
Ankara

menzile dair...

bir menzil umudu var mı ırakta
hayat bir çöl de biz serapta mıyız
tam da belirmişken zafer ufukta
niçin yaklaştıkça kaybolmaktayız

29 mart 2005
Ankara

hüzün nameleri...

I
Geçtiğim yerleri sarsan hayallerim yok artık
Hepsini hüzne sattım dün gece
Anlat açılırsın diyorlar bana
Kendimden sakladıklarımı nasıl diyeyim size

II
Yenilmeye mahkum bir çocuk gibiyim
Kaybolmuşum zifir karanlıklarda
Belki her şeyi bırakıp kaçmalıyım
Hüznüm miras kalmalı yarınlara

III
Yarım kalmış bir şiir gibiyim şu hayatta
Yalnız hüzünlerim dimdik ayakta

5 kasım 2004
Ankara

ve sair...

hiçbir acı sonsuza değin sürmez
yoksa nasıl yaşardı bunca şair
demek ki yok aslında vazgeçilmez
varolan hüzün gözyaşı ve sair...

1 mart 2005
Ankara

son kale...

hele bir perdeyi çek de
aç pencereni, gör
sahte zaferleriyle mağrur
insan selini...

suratlarında mütebessim
maskeleri, kararmış kalpleriyle
gelirler seni de ikna etmeye;
unutma sen son kalesin
düşmeyecek direneceksin!

bil ki sen gidersen
bir daha yağmayacak
yağmur meleklerle
ve Habil'in tüm çocukları
çekip gidecekler
bir daha hiç
gelmemecesine…

14 nisan 2005
Ankara

Olağanüstü Durumu Sürekli Kılmak

Kemalizm olağanüstü hal yaratarak topluma reform empoze etmeyi benimsemiştir. Kemalist paradigmada bunun adı “inkılapçılık” tır. Kemalizm, önce toplumda yaygın bir talep hareketi yaratıp, ardından bu talebi uygulamaya sokmak gibi bir yöntemden ürker. Bunun sebebi Kemalizm’in toplumun zihnine devletten toplu bir şekilde bir şey talep edebileceği fikrinin düşmesini istemeyişidir. Eleştiri ve karşı görüş süzgecinden geçerek, çoğulculuk içinde kabul edilen toplumsal değişiklikleri hoş karşılamaz.

Ayrıca Kemalizm, güdülen amaç yönünden tutarlı olmakla beraber mantıken pek de tutarlı olmayan bir yaklaşımı da içinde barındırır. Kemalizm önerdiği inkılapların toplum tarafından bütünüyle benimsenmesini arzulamaz. Çünkü böyle bir durumda iktidarının meşruiyetinin tükeneceğini bilir. Zira Kemalizm’i ayakta tutan da, inkılapların benimsenmediği bahanesiyle olağanüstü durumu sürekli kılmaktır. Bu suretle müdahale imkanını her daim umdesinde bulundurabilecektir. Yani Kemalizm sistem içinde düşmanlar icat edip bunlarla mücadeleye girişerek sistemin ayakta kalmasını sağlamaya çalışır. Kemalizm’in bizzat kendisi bunalımın yaratıcısıdır. Gerginlikten beslenen tüm ideolojilerde olduğu gibi sistemin ayakta kalması bu gerginliğin beslenmesine bağlıdır.

Özetle Kemalizm kendi “öcü”sünü kendi yaratarak ve yine kendi kontrolünde palazlanan bu “öcü”nün yarattığı siyasal gerilimden beslenerek topluma müdahale yolunu meşru kılmakta ve toplumsal denetimi garanti altına almaktadır. Bu çift taraflı gerilim var olduğu sürece Türkiye’de gerçek anlamda bir rejim tartışmasına hiçbir siyasi grup giremeyecek ve bu suskunluk bunalımın giderek daha da kronikleşmesine yol açacaktır.

“Üç Temel Yasak”

“Türkiye Cumhuriyeti devletinin dayandığı üç siyasal prensip vardır. Cumhuriyetçilik, laiklik ve milliyetçilik. Bunlar Cumhuriyet devletinin ideolojik sacayağını oluşturur.” Devlet toplumun gösterdiği rıza doğrultusunda varlığını sürdüren bir yönetim aygıtıdır. Dolayısıyla her devletin halkı tarafından kabul görmüş bir takım temel prensiplerinin olması doğal karşılanmalıdır.

Devletin toplumsal bir mutabakata dayalı bir organizma olduğu varsayılır. Bu varsayım devletin üzerine kurulduğu ve meşruiyetini temellendirdiği prensiplerin de geniş kitleler tarafından özerk bir şekilde gerekli tartışma ve çatışma süreçlerinden geçerek kabul görmesini gerektirir. Ancak toplumla devlet arasındaki ilişkileri ve devletin meşruiyet temelini belirlemesi gereken bu prensipler Türkiye’de daha çok devletin benimsediği düzene yöneltilecek eleştirilere karşı devlet şiddetinin kullanılmasının yasallaştırılması işlevi görürler.

Devlet bu prensipleri her an ülke içinden çıkması muhtemel “iç düşmanlara” karşı adeta bir “meşru müdafaa ” silahı olarak görmektedir. Ayrıca laiklik hususunda olduğu gibi sacayağını oluşturan diğer kavramların hiçbiri de toplum içinde yaygın şekilde oluşmuş bir anlaşma zeminine dayanmamaktadır.Sonuç itibariyle devlet-toplum ilişkilerini şekillendirmesi gereken ve devletin meşruiyet temelinin sınırlarını çizmesi bakımından toplumsal mutabakat gerektiren bu üç prensip Türkiye Cumhuriyeti tarafından tabulaştırılmış “üç temel yasak ” haline gelmiştir.

Tüm bunlara rağmen günümüz Türkiyesi açısından bu üç temel prensibin toplumun çoğunluğu tarafından onay aldığını göz ardı etmemek gerekir. Ancak bu onay toplumsal bir bilincin ifadesi olmaktan ziyade üç temel yasağın yarattığı suskunlukla verilmiş pasif bir onaydır.

Cumhuriyet her türlü siyasal iktidar mevkiine herhangi bir istisna ve sınırlama gözetilmeksizin kişilerin serbest ve genel seçimle seçilebilmeleri rejimidir. Ancak Türkiye’de kendisini rejimin sahibi olarak gören kesimler ve özelde de ordu cumhuriyet rejimini bu şekilde algılamaya pek sıcak bakmamaktadır.“Onlar için cumhuriyet temel siyasal odakların kendilerinin denetiminde olacağı, ikincil siyasal odakların (iktisat örneğin) gerekiyorsa seçimle işbaşına gelmiş güçlere teslim edildiği bir vesayet rejimidir”.

Bu yaklaşım kendilerini rejimin yılmaz savunucuları olarak gören çevrelerin aslında bir tür “monarşik cumhuriyet”i arzuladıklarını gösterir niteliktedir. Bu bakış açısıyla bir takım siyasal odakların kendilerine ırsen tahsis edildiğini düşünmektedirler. Her ne kadar bu anlayış karşısında tüm siyasal yetkinin serbest seçimlerle oluşmuş kurulların belirlemesine bırakılmasını savunan bir muhalif gelenek olsa da özellikle bu gelenek içindeki liberal-muhafazakar eğilimin muhalefette ve iktidardayken sergiledikleri tutum farklılığı, rejimin havarilerine karşı tutarlı bir direniş sergilenmesinin önüne geçmiştir.

Milliyetçilik açısından baktığımızda ise, her vatandaşın benzer hak ve ödevleri olduğunu vurgulayan resmi söylemin aksine uygulamada din ve ırk kıstaslarına göre belirlenmiş iki sınıflı bir vatandaşlık anlayışının tezahür ettiğini görürüz. Bu gayr-ı resmi ancak fiili durum da bize milliyetçilik fikrinin içinin de geleneksel tutum çerçevesinde devletin tanımladığı şekilde doldurulduğunu göstermektedir.

Hakeza laiklik tanımının resmi içeriğiyle gayr-ı resmi ama fiili içeriği arasında da önemli bir farklılık vardır. Hukuki anlamda laiklik dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Bu ayrım kimsenin dini inanışı yüzünden farklı muameleye maruz kalmayacağı gibi yine hiç kimsenin de herhangi bir ayrıcalığa sahip olamayacağını garanti altına alır. Laikliği tamamlayıcı nitelikte olan bir diğer unsur ise dini prensiplerin kamu yönetimi ilkesi haline getirilemeyeceğidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik uygulamasında ise devlet tüm dini pratikleri denetimi altında tutmakta ve İslami ruhban(!) kesimi devlet bünyesi içine almak suretiyle faaliyet alanlarını daraltıp, gerektiğinde kimi dini prensipleri devletin siyasal meşruiyet ihtiyaçları doğrultusunda kullanmaktadır. Bu da bize aslında laikliğin Türkiye’de yönetici elitler tarafından dini denetim altına alma ve dilediği gibi yön verme arzusuyla dinin devletleştirilmesi olarak algılandığını gösterir. Cumhuriyet laikliği geleneksel idare mirasına denk düşer biçimde yorumlamış ve Şeyh-ül İslam’ın yerini Başbakana bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı almıştır.

Diğer yandan devletin bu tutumu İslamcı çevrelerde devletin dini sahiplenmesi yahut devletin dininin İslam olduğu şeklinde algılanmış ve zorunlu din dersi, zinanın yasaklanması gibi bazı konularda devletin dini bir tutum sergilemesi arzulanır olmuştur. Laiklikle pek bağdaşmayacak bu önerilerin toplumda beklenti yaratması ve devletin de bu yönde kimi politikalar yürütmesi aslında Laikliğin ülkemizdeki çarpık yorumunu gözler önüne sermesi bakımından yeterlidir.

Bu bağlamda Türkiye’deki laiklik yorumundan şikayetçi olan İslamcıların da aynı şekilde kişilerin kendi seçimlerine terk edilmiş ve vicdan hürriyeti kapsamında garanti altına alınmış alanlara İslami gerekler doğrultusunda müdahale edilmesini istemeleri laiklik kavramının özüne ters düşmektedir.

Bu çıkmaz İslamcıların laiklik noktasında tutarlı bir tez geliştirmelerini engellediği gibi toplumdaki diğer katmanlar nezdinde İslamcıların sisteme dair şikayetlerinin de anlamsızlaşmasına yol açmaktadır.