ölüm ki aklımı kemiren bir kurt
döner ha döner beynimin içinde...
çırpınmak nafile, yok onsuz bir yurt
hep o var, her filmin son sahnesinde...
15 temmuz 2008
islambey
ölünce dinermiş
ruhumdaki fırtına
med-cezirler bitermiş...
herşey aslına dönüp,
mecraını bulunca
sürgündeki kargaşa
nihayete erermiş...
bilemeden kıymeti
ziynet niyetine eğer
taşıdıysan nimeti
ansızın gelirmiş
sükûnet saati
ve koparmış kişinin
küçük kıyameti...
15 temmuz 2008
islambey

bir yıldız gibi usulca
gökten kaybolmak
yahut kaçmak her şeyden
biteviye ve mahzun
ansızın bir yalan gibi
semaya savrulmak
meleklerle omuz omuza
yağmur olup yağmak…
kapılarını açtım
içimdeki haranın
atlarım özgür şimdi
başıboş koşturmakta
maviye hasret kalmış
deli taylar gibi,
katıp önüne rüzgarı
ufka doğru kaçmakta…
her nal yüreğimde
bir yaraya basmakta
bastıkça her anıdan
etrafa umutsuzca
bir ahh savrulmakta…
çaresiz eyvahlarım
keşkeler dudağımda
itidal çekip gitmiş
akl-ı selim firarda…
kulağında çınlayan
bu naçar kalmış ahlar
sayısız günahımın
fidyesi olsa keşke
giriftlerim gibi
ahlarım da gün gelip
bir atın terkisinde
o köprüden geçerken
“işte emanetin” der gibi
önüme düşmese keşke…
bedeli var elbette
yaptığım her hatanın
yargısız infaz etme
zira hikayesi var
açtığım her yaranın…
bilirsin hiç bitmediğini
bendeki bu saranın
dur hemen yüz çevirme
isteğim az da olsa
silinmesi alnımdaki karanın
yetmese de aklanmama
istifra edilmesi
bu asırlık safranın
bir nebze olsun
bırak da
mutmain olayım…
sakın sanmayasın ki
unutturmak her şeyi
ve affettirmek amacım
bil ki hiç yaşamadım
neresinden dönersen
kardır diye zararın
ki zaten farkındayım
hangi köşeyi dönsem
karşımda alaca bir at
ve ben zarardayım…
sen de sıyrıl gel artık
güneşten, aş geceyi,
gir düşüme, arındır
bir ışık gibi
boğmadan bu keşkeler
beni…
ve yakmadan
hükümsüzce tüm
iyi niyetlerimi…
20 temmuz 2008
islambey
ateş yutar çocuklar,
kan ve barut…
ölüm “ölü”mü kovalar…
işinin ehli marangoz,
“abi birinci kalite bu tabut”
yahut;
koca koca adamlar,
allı pullu kadınlar,
zümrüt ve yakut…
samimiyetini yitirmiş,
safiyeti asimile etmekte
mahir bir tezgahtar,
“abla som altından
işlemeli bu anahtar”
hanım abla mağrur
“inşallah cennetin
kapısını da açar…”
umut, umut, umut…
bizim ruhumuz köleleşmiş
zeytin gözlü çocuk…
senin bedenin…
bırak, siyah gözlerinden
elmas yapsınlar…
baklava çaldın diye
darağacına assınlar…
üç gün üç gece,
ardından bakıp,
fırsat buldukça magazinden
kaşlarını çatsınlar…
dedim ya çocuk,
bırak oturdukları yerden
yaftalasınlar…
sadaka niyetine yardım yapsınlar
eş dost sohbetinde
caka satsınlar…
sakın bel bağlama,
markadan gayrısını
başına bağlamayan
o modern ablalara
ve onların
cüzdan niyetine
yanında taşıdıkları
“pirezantabıl”
adamlara…
inan, yakardım
bu şehri çocuk…
hiç yüksünmeden,
hem de hiç gocunmadan…
olmasaydı o siyahtan da
siyah gözlerin…
zalimleri kudurtan o
engin merhametin…
her şeye rağmen,
“güzel günler göreceğiz”
dedin ya…
helal olsun sana,
helal olsun imanına
be çocuk…
adın teröriste çıkmadan
çekip gitmelisin…
ve bilmelisin ki…
kazanan sensin aslında
kaybeden biz…
rab katına çıkınca
taşımak için senden bir iz
kalbindeki imandan
bana da verirsen,
kanım helaldir sana,
canım feda, ey! Aziz!
umut, umut, umut…
hal böyle çocuk,
sen yine de
umudunu sıkı tut!
Unut bizi çocuk
Unut!
Rabbim bizi uyutmadan,
Sen bizi unut!
14 temmuz 2008
islambey
Sayın bayım,
Hayır! Siz daha iyi bilemezsiniz!
Reel-politik uğruna, adi bir denklemin,
Kıytırık bir bilinmeyeni,
Olmayacağız biz…
Bizler gıyabi cenaze namazı
Kılmaya devam edeceğiz
En azından…
Ehven-i şer sanmayın, sayın bayım!
Bizimkisi saf tutma telaşı sadece…
Her el, sıktığı eli bildirir elbet bir gün!
Varın, gerisini siz düşünün!
Bu arada kusura bakmayın,
Kıyafetim “pirezantabıl” olmayabilir!
Kravatımı unutmadım! Hayır!
Ben sadece sizin kabileden değilim,
Hepsi o kadar!
25 mayıs 2008
islambey